• ÖLÜM AYLIĞINA HAK KAZANMAK İÇİN GEREKLİ PRİM GÜN SAYISININ SİGORTALININ ÖLÜMÜNDEN SONRA HİZMET TESPİTİ YOLUYLA BELİRLENMESİ

     
    YARGITAY
    Hukuk Genel Kurulu
       
    Esas No.
    Karar No.
    Tarihi:
    2011/10-475
    2011/560
    28.09.2011
    İlgili Kanun / Madde
    5510 S.SGK/35

     
     
     
    • ÖLÜM AYLIĞINA HAK KAZANMAK İÇİN GEREKLİ PRİM GÜN SAYISININ SİGORTALININ ÖLÜMÜNDEN SONRA HİZMET TESPİTİ YOLUYLA BELİRLENMESİ
    • ÖLÜM AYLIĞININ HİZMET TEPİTİNE İLİŞKİN KARARAIN KESİNLEŞMESİ TARİHİNDEN DEĞİL ÖLÜM TARİHİNDEN İTİBAREN BAĞLANMASININ GEREKMESİ
     
      ÖZETİ: hizmet akdi ile tespitine karar verilen süreler, tespit kararının kesinleşme tarihine bakılmaksızın, sigortalı veya hak sahibinin ölüm aylığı talebi açısından tespitine karar verilen çalışmanın gerçekleştiği tarih itibariyle sigorta hukuku açısından sonuçlarını doğurmaktadır. Aksinin kabulü, sigortalının görev veya yetkisinde olmayan prim belgelerinin Kuruma verilmesi veya Kurumun denetim yükümünün ihlalinin sigortalı aleyhine sonuç doğurmasına neden olacaktır.
    Bu kapsamda, sigortalının hak sahiplerine ölüm sigortası kolundan aylık bağlanabilmesi için aranan ölüm aylığı prim gün sayısına, hizmet tespitine ilişkin dava sonucunda tespitine karar verilen süre ile ulaşılması halinde hizmetin ait olduğu yılda geçtiğinin kabulü ile sigortalının ölüm tarihi itibariyle ölüm aylığına hak kazanıp kazanmadığı belirlenerek aylık başlangıç tarihi yönünden sigortalının ölüm tarihi esas alınmalıdır.
    Somut olayda da, sigortalının ölüm tarihi itibariyle prim günü sayısı hak sahibi davacıya ölüm sigortası kolundan ölüm aylığı bağlanması için yeterli değilken, sigortalının hizmetlerinin tespitine ilişkin kararın kesinleşmesi ile birlikte tespit edilen gün sayısı, ait olduğu yıla mal edileceğinden, bu prim günü sayısı ölüm tarihi itibariyle ölüm aylığının bağlanması için yeterli hale gelmiştir.
    Hal böyle olunca; mahkemece prim gün sayısı yönünden yukarıda açıklanan ilkelere uygun değerlendirme yapılarak, hak sahibinin, sigortalının ölüm tarihi itibariyle ölüm aylığına hak kazandığının kabulüne karar verilmesinde isabetsizlik bulunmamaktadır
                 


    Taraflar arasındaki "ölüm aylığına hak kazanıldığının tespiti" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Samsun 2. İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 18.05.2010 gün ve 2010/205 E., 2010/403 K. sayılı kararın incelenmesi davalı Kurum vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 13.12.2010 gün ve 2010/9805 E., 2010/16392 K. sayılı ilamı ile;
    (…1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davalı Kurum vekilinin, sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
    2-Davacının murisi Yılmaz Aslan'ın, 10.02.2006 tarihinde vefatı üzerine, hizmetlerinin ölüm aylığı bağlanması için yeterli olmaması nedeniyle 10.09.1996-30.10.2002 tarihleri arasında bildirilmeyen çalışma günlerinin tesbiti talebi ile dava açtığı; kabulüne karar verilen davaya ilişkin ilamın, Dairemiz tarafından 30.04.2009 tarihinde onanarak kesinleştiği, davacı tarafından, tesbitine karar verilen bu hizmetler de dikkate alınarak 12.02.2008 tarihinde ölüm aylığı bağlanması için talepte bulunduğu ve mahkemece yapılan yargılama sonucunda; davanın kabulüne karar verilerek, davacıya murisinin ölüm tarihi olan 10.02.2006 tarihini takip eden aybaşından itibaren ölüm aylığı bağlanmasına karar verilmiştir.
    Mahkemece, davacının tesbitine karar verilen süreler gözetilerek ölüm aylığına hak kazandığı yönündeki ve özellikle, işverenlerden primleri tahsil yükümünün; hizmetlerin değerlendirilebilmesi için primlerin ödenmesi gerektiği gerekçesiyle davacının tahsis başvurusunu reddeden davalı Kuruma ait bulunmasına ilişkin tesbitinde bir yanlışlık yoksa da, ölüm aylığı tahsis koşulları sözü edilen tesbit davasına ilişkin ilamın kesinleşmesinden sonra oluşmuş olduğundan ilamın kesinleşme tarihi olan 30.04.2009 tarihini takip eden aybaşından itibaren ölüm aylığı bağlanmasına karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması, usul ve yasaya yakın olup, bozma nedenidir.
    O halde, davalı Kurum vekilinin temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
     
    TEMYİZ EDEN: Davalı vekili

    HUKUK GENEL KURULU KARARI

    Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
    Dava, muris sigortalının ölüm tarihini takip eden aybaşından itibaren ölüm aylığı bağlanması gerektiğinin tespiti istemine ilişkindir.
    Davacı vekili, murisi sigortalının hizmetlerinin tespitine ilişkin karar üzerine Kuruma ölüm aylığı bağlanması talebi ile yaptıkları başvurunun hizmet tespiti davasına konu sürelere ait primlerin ödenmemesi nedeniyle reddedildiğini, ancak gerek 506 sayılı Kanun gerekse 5510 sayılı Kanunda ölüm aylığı bağlanması için prim borcu bulunmaması gibi bir şarta yer verilmediğini beyanla, mahkemece tespit edilen ilgili günler karşılığı primlerin tahsil neticesi beklenmeksizin sigortalı kocasının ölüm tarihini takip eden ilk aydan başlamak ve geçerli olmak üzere ölüm aylığı bağlanması gerektiğinin tespitini istemiştir.
    Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu (Devredilen SSK) vekili cevabında, davacının kocasının çalıştığı tespit edilen sürelere ilişkin prim borçlarının davacı veya işveren tarafından yatırılmadığını, prim borcu yatırılmadan ölüm aylığı bağlanamayacağını ayrıca aylığın yazılı istek tarihini takip eden aybaşından itibaren bağlanabileceğini belirterek davanın reddini savunmuştur.
    Yerel mahkemece, “506 ve 5510 sayılı Kanunun 4/1-a bendi kapsamında çalışan sigortalıların hak sahiplerine ölüm aylığı bağlanması için prim borcunun ödenmiş olması gibi bir şart aranmadığı, çalışmayı bildirmeyen işveren ile tespit etmeyen Kurumun bu ihmali davranışlarının sonucunun sigortalı veya hak sahiplerine yüklenemeyeceği ve ölüm tarihinden itibaren beş yıl geçmemesi nedeniyle 5510 sayılı Kanunun 35. maddesi hükmü uyarınca hak sahiplerine ölüm tarihini takip eden aybaşından itibaren aylık bağlanması gerektiği” gerekçesiyle davanın kabulüne, karar verilmiştir. 
    Davalı kurum vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.
    Yerel Mahkemece, “tespit kararının kesinleşmesine kadar geçen sürenin uzamasında davacı dışındaki etkenlerin ağır bastığı, 506 veya 5510 sayılı Kanunlarda hükmen verilen kararın kesinleşme tarihine kadar sosyal güvenlik yükümlülüğünün ertelenmesine imkan verecek bir hüküm bulunmadığı, Kanunlarda yer almayan; vazgeçilemeyecek nitelikteki hizmetlerin tespitine ilişkin kararın kesinleşmesi şartının ölüm aylığı bağlanması şartlarına eklenemeyeceği” gerekçesiyle ve önceki gerekçeler tekrarlanmak suretiyle ilk kararda direnilmiş; hükmü temyize davalı kurum vekili getirmiştir.
    Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; hizmet tespitine ilişkin dava sonucunda tespitine karar verilen süre ile ölüm aylığı prim gün sayısına ulaşılması halinde, ölüm aylığının başlangıç tarihinin belirlenmesinde, hizmet tespitine ilişkin kararın kesinleştiği tarihin mi yoksa sigortalının ölüm tarihinin mi esas alınacağı noktasında toplanmaktadır.
    Davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Kanunun 65 ve devamı maddeleri uyarınca; sigortalının iş kazası veya meslek hastalığı dışında bir nedenle ölmüş olması halinde hak sahibi kimselere aylık bağlanabilmesi, maddede sayılan koşulların oluşmasına; sigortalının ölüm tarihinde en az beş yıldan beri sigortalılığı bulunmasına ve maddede belirtilen gün sayısınca malullük, yaşlılık, ölüm sigortaları primi ödenmiş olmasına bağlıdır.
    Sadece hak sahibi niteliğini taşımak ölüm sigortasından aylık bağlanması için yeterli değildir. Bu niteliğe ek olarak birtakım koşulların gerçekleşmesi gereklidir. Bu koşullardan bir kesimi doğrudan doğruya hak sahibi kişiler ile ilgili iken, diğer kesimi ise sigortalıya ilişkindir.
    Belirtilmelidir ki, ölüm olgusu, ölenin 506 sayılı Kanun kapsamında sigortalı sayılması koşulu, belirli bir süre sigortalı olmaya ilişkin koşul ve belli gün sayısında prim ödenmesine ilişkin koşul sigortalıya ilişkin koşullardandır.
    Sigortalının ölüm tarihi veya ölüm aylığı talep tarihinde sigortalının prim gün sayısının ölüm aylığı tahsisi için yeterli olmadığı, ancak sigortalının bir kısım bildirim dışı çalışmalarının bulunduğu hallerde hak sahiplerinin, muris sigortalının, gerçekte çalışmış olduğu halde bildirilmediği için, eksik kalan prim gün sayısının tamamlanması amacıyla bildirimsiz çalışmalarının tespiti talebi ile hizmet tespitine ilişkin dava açmaları hususu gündeme gelecektir.
    Bu nedenle uyuşmazlığın çözümü için öncelikle hizmet tespiti davasının ve bu dava sonucunda verilen kararın hukuksal niteliğinin belirlenmesinde, zorunluluk bulunmaktadır.
    Bilindiği üzere, mahkemeden istedikleri hukuki korunmaya göre davalar; eda davaları, tespit davaları ve inşai davalar olarak adlandırılmaktadır.
    Eda davalarında bir şeyin yapılması, bir şeyin verilmesi veya bir şey yapılmaması istenmekte iken inşai (yenilik doğuran) davalar ile var olan bir hukuki durumun değiştirilmesi, kaldırılması veya yeni bir hukuki durumun yaratılması istenir. İnşai (yenilik doğurucu) davanın kabulü ile yeni bir hukuki durum yaratılır ve hukuksal sonuç genellikle bir yargı kararı ile doğar.
    Tespit davaları ise bir hukuki ilişkinin var olup olmadığının tespitine ilişkin davalar olup, konusunu hukuki ilişkiler oluşturur. Bu dava türü ile bir hukuksal ilişkinin varlığı veya yokluğu saptanmaktadır. Bu davalarda davacının amacı ve dolayısıyla talep sonucu, bir hukuki ilişkinin varlığının ya da yokluğunun veyahut içeriğinin belirlenmesidir.
    Tespit davasında sadece tespit hükmü verilebilir ve tespit hükmü kesin hüküm ve kesin delil teşkil eder.
    Tespit davasında verilen karar ile hukuki ilişkinin varlığı veya yokluğu kesin olarak tespit edilir; diğer bir anlatım ile, davalının varlığını inkar ettiği ilişkinin var olduğu veya yokluğunu inkar ettiği hukuki ilişkinin yok olduğu kesin olarak hükme bağlanır.
    Bir tespit davasının kabule şayan olabilmesi için, bu davanın konusunu oluşturan hukuki ilişkinin var olup olmadığının mahkemece hemen tespit edilmesinde davacının menfaatinin bulunması gerekir.
    Tespit davasında, eda davasından ve inşai davadan farklı olarak, davacının böyle bir menfaatinin bulunduğu varsayılmaz. Bu davada davacı, kendisi için söz konusu olan tehlikeli veya tereddütlü durumun ortaya çıkaracağı zararın ancak tespit davası ile giderilebileceğini kanıtlamalıdır. Çünkü tespit davası, hukuki bir durum ya da hak henüz inkar ya da ihlal edilmeden, yani herhangi bir zarar doğmadan açılabildiğinden, menfaatin doğmuş ve güncel olması gereğinin bir istisnası olarak ortaya çıkmıştır. Hukuki ilişkinin derhal tespitinde menfaatin varlığının tespiti için, öncelikle, davacının bir hakkı veya hukuki durumu güncel ve ciddi bir tehlike ile tehdit edilmelidir. Bu tehdit çoğunlukla davalının davranışları ile ortaya çıkar. Tehdidin davacı için bir tehlike oluşturabilmesi, bu tehdit nedeniyle, davacının hukuki durumunun tereddüt içinde olmasına ve bu hususun, davacıya zarar verebilecek nitelikte bulunmasına bağlıdır.
    Bilindiği üzere, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda tespit davası açıkça düzenlenmemiş; içtihatlarla kabul edilmiştir. Yine, bazı özel kanun hükümlerinde de tespit davasına açıkça yer verilmiştir.
    Bu özel kanun hükümleri içinde Mülga 506 sayılı Kanunun 79 ve 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanunun 86. maddeleri de yer almaktadır. Her iki özel kanun hükmü ile sigortalıların hizmetlerinin tespitine ilişkin olarak dava açılabileceği açıkça ve özel olarak düzenlenmiştir.
    Anılan hükümlere göre, yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar, hizmet akdi ile çalıştıklarının tespiti için dava açabilirler. Tespit davalarına ilişkin genel koşulların bu davalarda da aranacağı kuşkusuzdur. Dahası, sigortalının bu davalar bakımından hukuksal yararı, bizzat yasa koyucu tarafından açıkça kanun hükmü ile saptanmış ve anılan maddelerde tespit davası hukuksal bir yol olarak açıkça kabul edilmiştir.
    Öte yandan, 506 sayılı Kanunun 6. maddesi uyarınca çalıştırılanlar, işe alınmalarıyla kendiliğinden sigortalı olurlar; çalıştırılanların bu niteliği kazanmaları için herhangi bir işlemin gerçekleştirilmiş bulunmasında zorunluluk yoktur. Ne var ki bazı sigortalılık haklarının doğumu, belli gün sayıda prim ödemesi koşuluna bağlıdır. Şayet işveren 506 sayılı Kanunun 79. maddesinde belirtilen belgeleri belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde düzenlemez ve Kuruma göndermezse, sigortalının prim gün sayısının etkili bulunduğu sosyal sigorta yardımlarından yararlanamama olasılığı bulunmaktadır. 506 sayılı Kanunun 79. maddesi bu duruma karşı bir önlem olarak sigortalıya prim gün sayılarının belli edilmesi amacına yönelik olmak üzere eski hizmetlerini mahkeme yolu ile tespit ettirme imkânı tanımaktadır. Böylece sigortalı, mahkemeden alacağı ilamda belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayılarını sosyal sigorta haklarının doğumunda ve hesaplanmalarında saydırma olanağı bulmakta ve anılan belgelerin zamanında verilmesi halinde nasıl bir halde olacaksa böyle bir hukuksal duruma kavuşmaktadır. Bu tür davalar hukukça, bir olumlu tespit davasıdır; yoksa inşai (yenilik yaratıcı) dava değildir. Zira mahkeme esasen var olan hukuksal durumu ortaya çıkarmaktadır (M. Çenberci, Sosyal Sigortalar Kanunu Şerhi,1977, s. 627).
    Yukarıda yapılan açıklamaların ışığında olumlu hizmet tespiti davaları ve kararlarının niteliği değerlendirildiğinde; hizmet tespiti davalarında aslında geçmişte var olan ancak kayıtlara girmemiş hizmetlerin tespiti istenmektedir. Yargılama sonunda verilen tespit kararı ile çalıştırılanların işe alınmalarıyla kendiliğinden doğan ve gerçekte var olan hizmet akdi ilişkisinin varlığının tespitine karar verilmekte, yeni bir hukuksal durum yaratılmamaktadır.
    Öte yandan, tespitine karar verilen süreler hizmetin geçtiği yıla mal edilerek, Kurum kayıtlarına yine hizmetin ait olduğu yıl itibariyle geçecektir. Verilecek tespit hükmü ile var olmayan bir hizmet akdinin kurulması söz konusu olmayıp, var olan ancak kayıtlara geçmemiş bir çalışma ait olduğu yılda kayıtlara usulüne uygun olarak bildirilmiş gibi işlem görecek,  kayıtlara geçmemiş süre ile çalışma tarihindeki durum saptanarak hukuksallaştırılacaktır. Zira hizmet akdine dayalı olarak 506 sayılı Kanun kapsamındaki çalışmaların hukuksal sonuçları, çalışmanın geçtiği anda doğmuştur. Bu nedenle hizmet akdi ile çalışmanın sigortalılık hakları yönünden doğurduğu sonuçlar hizmet tespiti davasının kesinleştiği tarihte değil, hizmet akdi ile çalışma anı itibariyle doğmaktadır.
    Bu değerlendirmenin doğal sonucu olarak, hizmet akdi ile tespitine karar verilen süreler, tespit kararının kesinleşme tarihine bakılmaksızın, sigortalı veya hak sahibinin ölüm aylığı talebi açısından tespitine karar verilen çalışmanın gerçekleştiği tarih itibariyle sigorta hukuku açısından sonuçlarını doğurmaktadır. Aksinin kabulü, sigortalının görev veya yetkisinde olmayan prim belgelerinin Kuruma verilmesi veya Kurumun denetim yükümünün ihlalinin sigortalı aleyhine sonuç doğurmasına neden olacaktır.
    Bu kapsamda, sigortalının hak sahiplerine ölüm sigortası kolundan aylık bağlanabilmesi için aranan ölüm aylığı prim gün sayısına, hizmet tespitine ilişkin dava sonucunda tespitine karar verilen süre ile ulaşılması halinde hizmetin ait olduğu yılda geçtiğinin kabulü ile sigortalının ölüm tarihi itibariyle ölüm aylığına hak kazanıp kazanmadığı belirlenerek aylık başlangıç tarihi yönünden sigortalının ölüm tarihi esas alınmalıdır.
    Somut olayda da, sigortalının ölüm tarihi itibariyle prim günü sayısı hak sahibi davacıya ölüm sigortası kolundan ölüm aylığı bağlanması için yeterli değilken, sigortalının hizmetlerinin tespitine ilişkin kararın kesinleşmesi ile birlikte tespit edilen gün sayısı, ait olduğu yıla mal edileceğinden, bu prim günü sayısı ölüm tarihi itibariyle ölüm aylığının bağlanması için yeterli hale gelmiştir.
    Hal böyle olunca; mahkemece prim gün sayısı yönünden yukarıda açıklanan ilkelere uygun değerlendirme yapılarak, hak sahibinin, sigortalının ölüm tarihi itibariyle ölüm aylığına hak kazandığının kabulüne karar verilmesinde isabetsizlik bulunmamaktadır.
    Yukarıda açıklanan nedenlerle, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.
    SONUÇ:  Davalı SGK vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle ONANMASINA, davalı SGK harçtan muaf olduğundan harç alınmasına yer olmadığına, 28.09.2011 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

© 2019 - ÇALIŞMA VE TOPLUM DERGİSİ